28 Şubat 2013 Perşembe

"Usta" Hastayı İyileştirebilecek Mi???

Fenalık geçirten bir filmden bahsetmek istiyorum size. "Bitsin artık!" diye gözünün içine bakacağınız bir film.

2012 yapımı "Usta" (The Master) adlı filme bir bakalım. Eski bir denizci olan Freddie (Joaquin Phoenix) çok sıradışı bir psikolojik rahatsızlığa sahiptir: Freddie, bir cinsel sapıktır. Etrafındaki herşey ona kadınsal ve erkeksel cinsellik türevleri olarak görünür. Freddie'nin savruk hayatı, "Sebep" isimli yeni bir psikolojik akımın fikir babası olan "Doktor" (Price Carson) ile karşılaşınca değişmeye başlar. Çünkü Doktor, Freddie'yi tedavi etmeye karar verir. Freddie de Doktor'una çok güvenmektedir. Peki Freddie yepyeni bir insan olabilmeyi başarabilecek midir, yoksa Doktor'un çabaları boşa mı gidecektir?

Film çok ağır aksak ilerliyor. Konusu da bir tuhaf. Sonucu daha da tuhaf. Sıkıntıdan patladım. Reytingleri nasıl bu kadar yüksek bilemiyorum. O yüzden tavsiye etmiyorum.

Yine de siz bilirsiniz.

Hayata İyi Seyirler...

25 Şubat 2013 Pazartesi

"Korsanlar" Ödülü Kapabilecekler Mi???

Bir zamanlar kalplere korku salan "korsan" kelimesinin şimdilerde sempatik ve eğlenceli bir kavram olması, hele bir de animasyon bir yapımın esas teması olması size de ilginç geliyor mu? Bana çok ilginç geliyor doğrusu.

2012 yapımı "Korsanlar" (Pirates: Band of Misfits) adlı filme bir bakalım. Kaptan Korsan (Hugh Jackman tarafından seslendirilen karakter), döküntü bir gemisi, 5 kişilik şaşkın mürettebatı ve şişman papağanıyla birlikte açık denizlerin korkulu rüyası olan bir kaptandır; demeyi çok isterdim ama maalesef diyemiyorum. Çünkü kendisi çok başarısız bir korsandır. 20 yıllık korsanlık kariyerinde bir kez bile Yılın Korsanı Ödülünü alamamıştır. Ama bu kez kararlıdır, o ödülü alacaktır. Yapması gereken tek şey, açık denizlerde yelken açan gemileri yağmalamak ve altınlarını çalmaktır. Kaptan Korsan ve mürettebatı bu amaç uğruna, gördükleri her gemiye saldırırlar ama bir gram altın bile bulamazlar. Tam ümitler tükenirken sürpriz gelişme olur çünkü soymaya kalktıkları son gemi ünlü bilim adamı Evrimci Charles Darwin'in gemisi çıkar. Darwin, Kaptan Korsan'ın aradığı hazinenin Kaptan Korsan'ın tam kucağında olduğunu söyler. Zira Kaptan Korsan'ın kucağındaki papağanın aslında bir papağan değil nesli tükenmiş bir "dodo kuşu" olduğunu söyler. Peki Kaptan Korsan elindeki kuşu satıp altına çevirecek midir, yoksa Yılın Korsanı Ödülünü elinin tersiyle geri mi çevirecektir?   

Filmde evrim teorisine, Charles Darwin'e ve İngiltere'nin ünlü kraliçesi Victoria'ya çok ciddi göndermeler var. Aynı zamanda film, En İyi Animasyon dalında Oscar'da da yarıştı ancak sonuç alamadı. Zaten reytingleri de piyasadaki diğer animasyonlara nazaran bi tık düşük.

Ama izlenebilir. Hatta bence izleyin, eğlenin.

Hayata İyi Seyirler...

24 Şubat 2013 Pazar

"Battleship" Uzaylıları Yenebilecek Mi???

Şu uzaylılar gelecekse gelsin artık. Hayal gücümüz, sınırlarını aştı. Neye benzeteceğimizi şaşırdık mübarekleri. Bir filmde yeşil ucubeler olarak gördüğümüz yaratıkları, diğer filmde salyaları sarkan alienler olarak görüyoruz. Şimdi bahsedeceğim filmde ise biraz daha insaflı davranılmış ve insana yakın bir formda gösterilmişler. Yani izlerken içiniz kalkmayacak.

2012 yapımı "Battleship" (Savaş Gemisi)'ne bir bakalım. Hopper (Taylor Kitsch) otuzuna merdiven dayamış ama hala bir kesere kulp olamamış serserinin biridir. Hopper, denizci subay olan abisinin ısrarları üzerine uluslararası bir donanmaya katılır ve teğmenliğe yükselir. Donanmaya yeni katılan askerler için bir tören yapılır. Artık müze olarak kullanılan eski bir savaş gemisinde emekli olan askerler, görevlerini yenilere devrederler ve yeni askerler ilk seferlerine çıkarlar. Ama bu ilk seferde karşılaşacakları ilk düşmanın uzaylılar olması hiç beklenmedik bir durumdur. Bu da yetmezmiş gibi birincil ve ikincil komutanların hayatlarını kaybetmelerinden sonra Hopper birden komutan oluverir. Vereceği ilk emir ise "Tüm gücümüzle saldırın" olacaktır.

Filmde rol alan iki sürpriz isim var. Bunlardan birincisi Rihanna. Hanımefendiyi donanma askerlerinin arasında sempatik ve mütevazi bir rolde izliyoruz. İkincisi ise Hollywood'da 2012 boyunca yapılan filmlerin % 90'ında gördüğümüz efsane oyuncu Liaam Neeson. Ama bu iki sürpriz oyuncu bile filmin reytinglerini yükseltmeye yetmemiş.

"Independence Day"i beğendiyseniz, bunu da bunu da beğeneceğinizi düşünüyorum. Zira kurgusu aynı, senaryosu farklı. Ha bir de ilave bir bilgi daha: Film aynı adlı bir bilgisayar oyunundan uyarlama.

İzlemek isterseniz, pop cornunuzu hazırlayın, dostlarınızı çağırın.

Hayata İyi Seyirler...

20 Şubat 2013 Çarşamba

"The Artist" Sesli Filmlere Geçiş Yapabilecek Mi???

Gençler bilmez. Çocuklar ihtimal bile vermez. Benim yaşıtlarım için belgesel niteliğindedir. Babamın dönemi için nostaljiktir. Ama dedemin dönemi için hayatın anlamıdır. Nedir bu biliyor musunuz? "Sessiz Sinema"

Gelin biraz geriye gidelim: Sinemacılığın yeni başladığı dönemde, gelmiş geçmiş en romantik filmler çekilirmiş. Çünkü gözler konuşur, sözler susarmış. Peki sonra ne mi olmuş? Sesli sinema dönemi başlamış ve pek çok artist silinip gitmiş. Zira kiminin sesi güzel değilmiş, kimi duyguyu verememiş, ve saire ve saire... Neticede halk taze taze kan aramış ve aranan kan genç oyuncularda bulunmuş. Eskiler gitmiş, yerlerine yeniler gelmiş.

İşte bu tarihçeyi konu alan 2011 yapımı "Artist" (The Artist) adlı film, bu trajedinin bir temsilcisi olan George Valentin'in hikayesini anlatır. Sessiz sinema yıldızı George, şöhretinin doruğundayken sıradan bir genç kız olan Peppy Miller ile tanışır ve o kızı meşhur eder. Ama sesli filmlerin çıkmasıyla şartlar birden tersine döner. George tepe taklak inmeye başlar ve Peppy de bir yıldız olur. Hikaye, bu iki insanın çevresinde gelişir.

Film herşeyiyle bir "sessiz sinema klasiği". Makyajları, kostumleri, dekorları, müzikleri, alt yazıları, siyah beyaz oluşu, vb.   

Şimdiye kadar yüzlerce film yazdım ama bir daha sessiz film yazar mıyım, bilmiyorum. Daha doğrusu zannetmiyorum. Filmin senaristi ve yönetmeni Michel Hazanavicius (Fransız) da zaten bir daha böyle bir film yapmaz herhalde. Bunu da zaten dikkat çekmek için yapmıştı. Başarılı da oldu. (Filmin reytinglerinin çok çok yüksek olduğunu da söyleyeyim.)

İzleyin, kulaklarınız dinlensin.

Hayata İyi Seyirler...  

19 Şubat 2013 Salı

"3 Idiot"un Derdi Ne???

Uzun, upuzun hem çok uzuuuun; ama bir o kadar cici bir film izlemek ister misiniz? Bence isteyin. "Amaaan, Hint filmimi mi izleyeceğiz yani?" diye başlayıp, sonra da "Hakikaten güzelmiş" diyerek bitireceğinizden eminim.

2009 yapımı "3 Aptal" (3 Idiots) adlı filme bir bakalım. Film Farhan ve Raju adlı iki arkadaşın yıllardır aradıkları arkadaşları Ranço'nun izini bulmalarıyla başlıyor. Sonra da dönüyor flashbacklere. Biz de onlarla birlikte zamanda geriye doğru bir yolculuk yapalım. Farhan, Raju ve Ranço mühendislik fakültesine yeni başlayan ve aynı odayı paylaşacak olan üç genç çocuktur. Farhan, varını yoğunu biricik oğullarının mühendis olabilmesi için ortaya koymuş fedakar bir ailenin oğludur. Raju'nun durumu çok fenadır çünkü babası yarı felçli, annesi hayattan bezmiş, ablası ise evde kalmıştır. Ranço ise en şanslılarıdır. Özgüveni yüksektir, makinalara meraklıdır, pratik zekası muhteşemdir, ailesi ise çok zengindir. Bu arkadaşlar, fakültede okudukları yıllar boyunca bir taraftan hayata dair çok şey öğrenecekler, bir taraftan da kendilerini keşfedeceklerdir.

Mutlaka izlenmesi gereken bir film. Özellikle bir türlü iletişim kuramadığınız çocuklarınız için.Ve hatta sizin için. Ben, fazlasıyla iyimser ve yer yer de ütopik bulmuş olsam da çok beğendim.

İzleyin, yumuşayın. İzleyin, hayata bakışınız değişsin.

Hayata İyi Seyirler...

18 Şubat 2013 Pazartesi

"Zincirsiz" Bir Tarantino Klasiği Olabilmiş Mi???

Tarantino nasıl bir adamdır bilmiyorum. Onun çektiği filmleri bir başkası çekse hayatta izlemeyiz, ama o çekince şaheser oluyor:)

Size bir Tarantino filmi izletseler, "Bu filmin yönetmeni kim olabilir?" deseler, muhakkak doğru tahmin edersiniz. Çünkü onun filmlerinin bir sürü ortak özelliği vardır. Gelin önce bunlara değinelim, sonra da filme geçelim.

1) Tarantino filmlerinin en tipik özelliği, filmlerin çok kanlı olmasıdır. İyilerle kötüler silahlarını bir çekerler, sonra kan gövdeyi götürür, vahşet paçalardan akar.
2) Tarantino, küresel yada toplumsal olaylara kulak tıkamaz. Bilakis, filmlerindeki temel konular ırkçılık gibi, soykırım gibi, kadına şiddet gibi ciddi konulardır.
3) Tarantino filmlerinde kötüler cezasız kalmaz. Üstelik cezalarını çok vahşice çekerler, hatta hepsi de hunharca geberirler. Fakat maalesef zaman zaman iyiler de bu vahşetten nasiplerini alırlar. Yani onlar da ölürler.
4) Tarantino filmlerinde bol bol konuşma vardır. Diyaloglar uzadıkça uzar. Ama filmi ileri sarmazsınız, çünkü Tarantino o diyaloglarda da dehasını konuşturmuştur. Üstelik diyaloglar çok espirilidir. Espiri olsun diye yapılmamışlardır ama hepsi komiktir. Hatta en komik filmlerden daha komiktir.
5) Tarantino filmlerinde herkesin bir hikayesi vardır. Doğal olarak bol bol flashback'lere yer verilir. Onları izlediğinizde, karaktere hak verirsiniz.
6) Tarantino, filmlerinde mutlaka kendine de küçük bir rol verir.

Benim aklıma gelenler bunlar. İlave etmek istediğiniz bir şeyler varsa, lütfen yorum yazın.

Gelelim 2012 yapımı "Zincirsiz" (Django Unchained) adlı filme. King, eski bir diş hekimi, yeni bir ödül avcısıdır. Sağda solda yakaladığı "aranıyor" ilanlı adamları öldürür, cesetleri polise teslim eder ve ödülünü alır. Bir gece yolculuğu esnasında karşılaştığı köle tüccarının kölelerinden birine "aranıyor" ilanlı üç adamı sorar. Django isimli köle, o adamları tanıdığını söyleyince King, Django'yu satın alır. Django, artık King'indir. King ilk iş olarak Django'yu azat eder. Sonra da ona bir palto ve bir at temin eder. Siyahların ata binmesinin suç olduğu bir dönemde King ve Django artık ödül avlarına birlikte çıkacak olan iki ortaktır. Bu sürede ise en önemli amaçları Django'nun köle pazarında satılmış olan karısını bulmak olacaktır.

Film, tam bir Tarantino klasiği. Ne bir eksik, ne bir fazla. Mutlaka izleyin derim. King'i canlandıran Christoph Waltz'a ve Django'yu canlandıran Jamie Foxx'a bayılacağınıza eminim. Samuel L. ve Leonardo di Caprio'nun da filmde rol aldıklarını belirtmek isterim.  

Hayata İyi Seyirler... 

17 Şubat 2013 Pazar

"Uçuş" Nereye???

Denzel Washington'ın hemen hemen her filmi güzel olur. Tekrar tekrar izlemezsiniz belki ama "Niye izlemedim ki?" de demezsiniz. İşte size beyefendinin o tür filmlerinden biri.

2012 yapımı "Uçuş" (Flight) adlı filmine bir bakalım. Pilot Whitaker (Denzel Washington), alkol belası yüzünden eşinden ve çocuğundan ayrılmış bir pilottur. Whitaker o gece sabaha kadar alkol alır, geceyi Hostesi Katerina ile beraber geçirir, sabah da bir miktar kokain çektikten sonra uçuşa gider. İlk kez tanıştığı yardımcı pilotla el sıkışıp uçuşu başlatır. Hava şartları oldukça kötü olduğundan uçuş sert başlar. Ancak tecrübeli pilot kara bulutların arasından (kendi tabiriyle) iğne deliğinden geçer gibi geçer. Sonra da uçuşu yardımı pilota bırakır. Yarım saat sonra uçak beklenmedik bir patlamayla sarsılır. Uçak hızla irtifa kaybetmeye başlar. Dakikalar süren düşüş boyunca Whitaker insanüstü bir çaba sergileyerek uçağı güvenle indirmeyi başarır. Whitaker sayesinde 102 yolcudan 96'sı hayatta kalmış, sadece 6 kişi ölmüştür. Kaza sonrası Whitaker gözünü hastanede açar, yaralıdır ama hızla iyilecektir. Ancak Whitaker kazadan sağ kurtulduğuna sevinemez çünkü büyük bir sorunla karşıyadır. Zira yapılan kan testleri Whitaker'ın kanında yüksek oranda alkol ve uyuşturucu madde tespit etmişlerdir. Bu yüzden Whitaker, müebbet hapisle yargılanacaktır.

Filmin yönetmeni Robert Zemeckis'in "Geleceğe Dönüş Serisi"nin yapımcısı olduğunu söylemekte yarar var. Senarist John Gatins de aynı zamanda "Çelik Yumruklar"ın senaristi.

Filmde baştan aşağıya alkolizmden ve uyuşturucu bağımlılığından dem vurulmuş. Bazı sahneler çok ağır aksak gitse de çok güzel bir film. Hele o uçağın düşüş sahneleri muhteşem. Kurgu da, senaryo da, oyunculuklar da çok güzel. (Özette hiç değinmediğim o bağımlı kadın karakteri hariç)

İzleyin, içiniz acısın.

Hayata İyi Seyirler...     

16 Şubat 2013 Cumartesi

"Dicky Roberts" Yeniden Şöhret Olabilecek Mi???

Çocuk yıldızların ortadan kaybolduktan sonra nerelere gittiklerini hep merak etmişimdir. Siz de merak ediyorsanız, alın size ip uçları bulabileceğiniz bir film.

2003 yapımı “Dicky Roberts: Eski Çocuk Yıldız” (Dicky Roberts: Former Child Star) filmine bir bakalım. Dicky Roberts, çocukluğunu diğer çocuklardan farklı yaşamış tuhaf bir adamdır. Çünkü Dicky çocukken, çok ünlü bir dizinin yıldızı olarak büyümüştür. O zamanlar Dicky'nin hayatı gazeteciler, limuzinler, hizmetçiler, vb şeylerle kuşatılmış olarak devam etmiştir. Ancak ne zaman ki dizinin reytingleri düşmüş ve dizi gösterimden kalkmıştır, işte o zaman Dicky'nin hayatı tepe taklak aşağıya inmeye başlamıştır. Annesi Dicky'yi terkeder, gazetecilerden ve paradan eser kalmaz, Dicky sıradan bir adam oluverir. Ama Dicky bunu kaldıramaz.Yıllar yılları kovalar, Dicky yetişkin bir adam olur. Özlediği tek şey sürekli patlayan flashlardır çünkü tekrar şöhret olursa annesinin geri geleceğine inanmaktadır. Bu yüzden duyduğu tüm deneme çekimlerine katılır, tüm bağlantılarını zorlar, ama ciddi bir proje yakalayamaz. Ta ki o güne kadar. O gün, menajeri zar zor bir proje yakalar. Projede rol alacak olan Dicky'nin yapması gereken şey, sıradan bir aileyi gözlemlemesi olacaktır. Bunun içinse Birkaç aylığına iki çocuklu bir ailenin yanına taşınır ve macera başlar.

Film komedi türünde. Hatta çocukça bir komedi. Hatta neredeyse bir çocuk filmi. Hatta çok kolay ve sıradan bir film. Filmin başrol oyucusu olan David Spade'in aynı zamanda filmin yazar kadrosunda olduğunu da belirtmek isterim.

İlkokul çağındaki çocuklarınızı oyalamak ve bu sırada misafirlerinizle oturmak istiyorsanız, bu filmi bir yerlerden bulun derim.

Hayata İyi Seyirler...

14 Şubat 2013 Perşembe

"Kötü Öğretmen" Sadece Sıfırcılardan Mı Çıkar???

Bir öğretmen ne kadar kötü olabilir, acaba ben kötü bir öğretmen miyim diye merak eder dururdum. O yüzden de ilgimi çekti filmin biri ve bir bakayım dedim.

2011 yapımı "Kötü Öğretmen" (Bad Teacher) adlı filmden bahsediyorum. Filmimize bir bakalım. Elizabeth (Cameron Diaz), bencil, vurdumduymaz, tembel ve kendini beğenmiş bir mizaca sahiptir. Ancak okul idaresine, diğer öğretmenlere ve zengin (ama saf) nişanlısına karşı gerçek Elizabeth'i gizli tutmuştur. "Sevimli Kadın" numaralarını herkese yutturmayı başarmıştır. Ama nişanlısının annesine kül yutturamamış ve nişanlısından ayrılmak zorunda kalmıştır. Hayatını sürdürmek içinse çok, çok hem de çok paraya ihtiyacı vardır. Zira kendisi lüks yaşamayı seven biridir. Bir taraftan da bu parayı yorulmadan kazanmak istemektedir. Zira kendisi aynı zamanda tembel biridir. Bu durumda yapılacak en iyi iş ise öğretmenlik gibi görünmektedir. Elizabeth, istemeye istemeye de olsa öğretmenlik mesleğine geri dönmek zorunda kalır. Peki Elizabeth bu süreçte ne yaşayacaktır? İyi bir öğretmen olabilmeyi başaracak mıdır, yoksa kötü öğretmen damgası mı yiyecektir?

Filmin sürpriz ve hatta sırıtık oyuncusunun Justin Timberlake olduğunu belirtmek isterim. Belirtmek istediğim bir şey daha var; o da filmin kötü olduğu. Ama Cameron Diaz'ın oyunculuğuna hayran kaldım. Gerçekten çok gıcık bir öğretmen olan Elizabeth'i çok iyi canlandırmış. Yine de izlemeye değmez. Söylemedi demeyin.

Hayata İyi Seyirler...    

11 Şubat 2013 Pazartesi

"İyi Olan Kazansın"da İyi Olan Kim???

Romantik komedilerin aksiyonluları pek bir güzel oluyor. En azından romantik komediler gibi IQ'nuzu sıfırlamıyor. İşte fenalık geçirmeden izleyebileceğiniz aksiyon ve eğlence dolu bir romantik komedi.
2012 yapımı "İyi Olan Kazansız" (This Means War) adlı filme bir bakalım. Tuck (Tom Hardy) ve Foster (Chris Pine) hem çok iyi iki arkadaş, hem de çok iyi iki ajandırlar. Gizli bir görev için gönderildikleri partide hem kötü adamı ellerinden kaçırıp hem de morga altı adam gönderince ikisi de büro cezası alırlar. İşte o günlerde, her ikisi de kendilerine biraz zaman ayırma fırsatı bulurlar. Tuck çöpçatan sitelerinde tanıştığı bir kızla buluşur. Foster ise mağazada görüp asıldığı ama yüz bulamadığı kızın peşine düşer. Ertesi gün her ikisi de CIA'in tüm imkanlarını kullanarak hoşlandıkları kızlarla ilgili araştırma yapmaya başlarlar. Ancak iki arkadaş hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşırlar. Çünkü ikisinin monitöründe de yansıyan kadın, aynı kadındır. İkisi de öfkeyle karışık şaşkına dönmüştür. İki centilmen, bir karar vermek zorunda kalırlar. İkisi de Lauren'le çıkacaktır, kararı ise Lauren'e bırakacaklarıdır. İkisi de "iyi olan kazansın" diyormuş gibi görünmektedirler ama aslında ikisinin de aklından geçen şey "bu, savaş demektir" şeklindedir.

Filmin reytingleri pek yüksek değil. Sebebi şu olabilir: Filmin başında kaçmayı başaran kötü adamı, filmin sonuna kadar bir daha göremiyoruz. O konuyla ilgili hiç bir gelişme yok. Yani iki CIA ajanının temel görevi ve aksiyon sahneleri ihmal edilmiş. Kötü adam yeterince işlenmemiş. O kısım geçiştirilmiş. Yani filmin yönetmenliğinde ya da kurgusunda sıkıntı yok, ama senaryoda ciddi bir eksiklik var. O yüzden geriye sadece iki ajanın bir kadın uğruna giriştikleri "..." yarışı kalmış.      

Yine de izleyin, eğlenin.

Hayata İyi Seyirler...