savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2016 Pazartesi

"Sessiz Amerikalı" Vietnam Savaşı Nasıl Başladı???

Bundan bir kaç sene önce Vietnam Savaşının nasıl çıktığına takmıştım kafayı. ABD'nin neye dayanarak Allah'ın Vietnam'ına saldırdığını merak etmiştim. Ama onca araştırmaya rağmen  “yılanın başı” denecek bir isme de rastlamamıştım. Meğerse öyle bir isim varmış. Vietnam Savaşının “Arabistanlı Lawrence” hikayesine bir bakalım.

the quiet american ile ilgili görsel sonucuÖZET
2002 yapımı “The Quiet American” (Sessiz Amerikalı) adlı film gerçek bir hikayeden uyarlanmış bir dram. Hikayeye göre Thomas Fowler, Vietnam'da görev yapan yaşlı bir gazetecidir. Aslen İngiliz olmasına ve yaşına rağmen Vietnam görevini  hala zevkle yapmaktadır. Bunun en önemli sebebi ise Vietnamlı metresi Phuong'dan kopmak istememesidir. Thomas'ın İngiliz karısı Thomas'tan boşanmadığı için bu aşk üçgeni uzatmalı ilişkiye döner. Gel zaman git zaman Amerikalı bir doktor, görev icabı Vietnam'a gelir. Doktor Pyle yakışıklı ve nazik biridir. Bir akşam Doktor Pyle ve Phuong birbirleriyle tanışırlar ve birbirlerinden hoşlanırlar. Bizim aşk üçgeni önce aşk karesine döner. Sonra bu aşk karesi de ayak kaydırma girişimlerine dönünce siyasi sarmal kaçınılmaz olur.

KÜNYE
Filmde yaşlı İngiliz gazeteciyi Michael Caine oynuyor. Amerikalı doktor Bay Plye'ı ise Michael Faraday canlandırıyor.

YORUM
Film eski usul bir film. Pek öyle izlemeye değecek bir film de değil. Sıkıcı ve durağan.

Verdiği mesaj dramatik. Aynı kadına aşık olan iki adamın dünyayı nasıl cehenneme çevirdiklerini anlatan ilginç bir kesit.

Gerçek hikaye olduğu iddia ediliyor ama aslı var mı yok mu bilmiyoruz tabi. Ancak söz konusu aşk hikayesinin vardığı noktanın Vietnam Savaşı olduğu düşünülünce gerçekten insan üzülmeden edemiyor. Diğer taraftan bu iki adam bu aşk savaşına girmeseydi Vietnam'da savaş çıkmayacak mıydı? Yine çıkacaktı. Sonuçta ABD, Fransız sömürgesi Vietnam'ı kafaya takmıştı. Bu aşk savaşı sadece fitili ateşleyen ateş oldu. Tıpkı Truvalı Helen'yüzünden başlayan Truva Savaşı gibi.

Özetle... Filmi izlemeye gerek yok.Yine de izlemek isterseniz; siz bilirsiniz.


Hayata İyi Seyirler...

24 Ekim 2016 Pazartesi

"Unbroken" Gerçek Bir Esaret Hikayesi...

Biz asker bir milletiz. Şehit düşmek, şehit vermek, gazi olmak, esir düşmek, esir almak, düşman öldürmek, vb. Bizde vaka-ı ardiyeden sayılır. O yüzden en dramatik asker hikayesini bile dinlesek trajikomik gelir bize. Askerlik anısı der geçeriz :))) Ama birileri çekmiş bir film. Hadi izleyelim.

unbroken ile ilgili görsel sonucuÖZET
2014 yapımı “Unbroken” (Bükülmez) adlı film dram türünde bir tarih ve savaş filmi. Gerkçek bir yaşam öyküsü. Hikaye Olimpiyat koşucusu Louis Zamperini'nin gerçek yaşam öyküsünden alınmıştır. Yeteneklerini lise yıllarında keşfeden Zamperini, Japonya'da düzenlenecek olan olimpiyatlara hazırlanırken birden 2. Dünya Savaşı patlak verir ve Zamperini cepheye alınır. Bir vatansever olarak ülkesi için savaşmak O'nun için bir onurdur. Hava kuvvetlerinde pilot yardımcılığı yapmak ise O'nu ayrıca gururlandırmıştır. Ancak bir gün Zamperini ve arkadaşlarının uçağı denize çakılır. Zamperini iki arkadaşıyla birlikte kazadan sağ çıkmayı başarır. İşte bu, zor günlerin başladığının habercisidir. Zira Zamperini çakıldıkları yerde Japonlara esir düşmekten kurtulamamıştır.

KÜNYE
Filmde tanıdık bir kaç isim var ama pek mühim değil. Biz filme bakalım :)))

YORUM
Zamperini'nin hikayesi gerçekten taktire şayan bir hikaye. Gençliğinde serserinin teki olan birinin nasıl örnek insana dönüştüğünü ve bunun için ne kadar ter döktüğünü görmek çok dramatik.

Film eminim vatansever Amerikalıları fena halde gaza getirecek bir filmdir. Ama bizim gibi bir ülke için sıradan bir hikaye.

Üstelik -filmde değil de- gerçek hikayede eleştirilecek pek çok şey var. Farz-ı misal Zamperini bir Japon subayı tarafından ölümüne işkence görüyor ve bu sırada diğer Amerikalı esirlerin hepsi mal mal bakıyor. Bizim millet bu filmi gülerek izler :)))

Ama film güzel. Kadınların değil ama erkeklerin saya söve izleyecekleri dramatik bir başarı öyküsü. İzlenir mi? Bence izlenir.


Hayata İyi Seyirler...

18 Şubat 2016 Perşembe

"44. Çocuk" Sovyet Rusya'da Geçen Trajik Bir Hikaye...

Sabahın 7.30'unda savaş filmi izlenir mi? İzlenir! Nasıl izlenir? Çocuklar okula, adam işe gönderilir; “dur şu televizyonda ne varmış, bir bakayım?!” denir; sonra da “Aaaa yeni bir film başlıyormuş” diye eklenerek baştan sona izlenir. Peki sonra n'apılır? Sonra da yatılıp tekrar uyunur. Süper :)))

Özet
2015 yapımı “44. Çocuk” (Child 44) adlı film savaş döneminde yaşanan bir dramı konu alıyor. Gerçek olaylardan yola çıkılarak çekilmiş filmde Leo Demidov, Stalin dönemi Komünist Rusya'sında askeri istihbaratta görev yapan bir subaydır. İlkeli, çalışkan ve zeki bir adamdır. Karısı Raisa da bir devlet okulunda öğretmen olarak çalışkan bir kadındır. O da tıpkı  kocası gibi ilkeli, çalışkan ve zekidir. Ancak komünist devletin uçan kuştan nem kapan yapısı sebebiyle hemen herkese suçlu yada hain gözüyle bakıldığı için bu ikili de dahil her an herkes tetikte yaşamaktadır. Bir gün Demidov'a üsleri tarafından bir vazife verilir. Demidov, 9-10 yaşlarındaki bir çocuğun ölüm haberini ailesine bildirmekle görevlendirilir. İşin zor tarafı ise çocuk Demidov'un en iyi arkadaşının oğludur ve ölüm raporu fena halde çarpıtılmıştır.

Künye
Filmde Demidov'u yükselen yıldız Tom Hardy oynuyor.  (Bir gün önce beyefendiyi eş cinsel rolünde izlemiştim.) Kendisine Noomy Rapace ve Gary Oldman eşlik ediyorlar. Film bir roman uyarlaması. Roman da gerçek hikayelerden yola çıkılarak yazılmış. Ama gerçek hikaye değil. Sadece bir kurgu. Birbirinden bağımsız gerçek hikayeler birleştirilmiş. 

Yorum
Filmi eşimle birlikte tekrar tekrar izledik. O kadar güçlü bir filmdi ki size anlatamam. O dönemin gerginliği ve trajedisi çok güzel verilmiş.
Gerçi bazı sahneleri bir kerede anlamak zor. Çünkü bu bir roman ve roman uyarlamalarında bu hep olur. Ama filmin tek bir anında bile sıkılmadım.
Film aşk filmi değil ama filmdeki aşk kalbimi deldi. Film savaş filmi de değil ama yer yer kalbim sıkıştı. Büyülendim.
Mutlaka izleyin. Beğeneceğinize eminim.


Hayata İyi Seyirler...

31 Mart 2015 Salı

"Son Umut" Bir Gelibolu Savaşları Hikayesi...

Ben Kütahyalıyım. Hayatım Dumlupınar'da yapılan savaşları dinlemekle geçti. Şehitliklere ya da savaş alanlarına her gittiğimde ağlayarak tamamladım gezileri. Sonra Çanakkale'ye taşındım. Burada da ortam pek farklı değildi. Tek fark, birinde düşmanın "Yunan Gavuru" olması; diğerinde ise 72 milletten "Gavur"un olmasıydı. En ortak nokta ise biz Türklerin bu savaşları çoktan tarihe gömmüş olması ve düşmanı affetmiş olması iken Gavurların bizi bir türlü "unutmamış olması" diye düşünüyorum. Ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. (Gavurlar derken kimseyi itham etmiyorum... Anlayan anladı...)
Anzak Saldırısı

Son 10 yıldır Gelibolu Cephesiyle ilgili üç yerli film çekildi. Ancak bu filmler (bana göre tabi) iyi birer belgesel ama kötü birer film niteliğindeydi. Bundan 20 yıl önce ise sinemalarda Mel Gibson'ın başrolünde oynadığı "Gallipoli" filmi gösterilmişti.

ANCAK HİÇ BİR SAVAŞ FİLMİ SAVAŞLARI ANLATMAYA YETMEZ...

Bu yüzden olacak ki Çanakkale savaşlarıyla ilgili yapılan son fiiiiiiiiilllllllm... Önce özetlere bakalım.

Özet
2014 yapımı "SON UMUT" (The Water Diviner) adlı film savaştan ziyade dram türünde. Hikayeye göre Anzaklar Çanakkale'den çekileli 4 yıl olmuştur. Ancak Avustralyalı Bay ve Bayan Connor'ın üç oğlu da cepheden dönmemiştir. İşin kötüsü oğlanlardan haber de alınamamıştır. Bay Connor bu duruma adapte olmaya çalışmış ve hayatını sürdürmeye çalışmıştır. Fakat Bayan Connor bu durumu bir türlü kabullenememiş ve sonunda hayatına son vermiştir. Ölmeden önceki son isteği ise toprağın yedi kat altından su bulan kocasından oğullarını bulmasını istemek olmuştur. Bu durumda acılı adamın Çanakkale'ye gitmekten başka şansı kalmaıştır. İşte Bay Connor'ın Gelibolu seferi böyle başlamıştır.

Künye
Filmin Russell Crowe tarafından yönetildiğini sağır sultan bile duydu. Ve filmde Yılmaz Erdoğan'la Cem Yılmaz'ın oynadığını da...

Yorum
Bu filmi bir savaş filmi olarak değerlendirirseniz yanılırsınız. Bu film tam olarak dram filmi. Ki bence dram-savaş filmleri böyle yapılmalı. Savaş ve savaş sahneleri konuya yedirilmeli.
O yüzden bu filme başarılı bir film diyebilirim. 
Bazı zorlama sahnelere rağmen ben beğendim. Eminim siz de beğenirsiniz. 
İzleyin, "gavur"un gözünden bakınca nasılmışız; bizim gözümüzden bakınca nasılız siz de görün.

Hayata İyi Seyirler...

5 Ocak 2015 Pazartesi

"300: Bir İmparatorluğun Yükselişi" Devam Filmi...

"300 Spartalı" adlı savaş filmi görünümlü vahşet filmini sinemada izleme gafletinde bulunmuştum. O yüzden onun devam filmi olan ikinci vahşet filmini tv'de izlemeyi tercih ettim. Bakalım...

Themistokles
Özet
2014 yapımı "300: Bir İmparatorluğun Yükselişi" (300: Rise of an Empire) adlı film fantastik tarih (kısaca epik diyelim) türünde bir savaş filmi. Hikayeye göre 300 Spartalı'nın görevi yarım kalmıştır. Yunan şehirleri demokrasiye kavuşmuş ancak birlik ve beraberlik duygusu kalplere yerleşmemiştir. Fakat Themistokles adlı bir general, bu polis şehirleri birleştirmeyi kafaya takmıştır ve Perslerin yok edici gücüne karşı var gücüyle savaşmıştır. Themistokles ve silah arkadaşları, Maraton Ovasında Pers Kralı Darius'a karşı büyük bir zafer kazanmayı başarmıştır. Ancak bu başarı, Darius'un oğlu Xerxes'i ve onun sadık ama psikopat kadın yaveri Artemisia'yı fena kızdıracaktır.

Künye
Filmde Artemisia denen çatlak savaşçıyı muhteşem kadın Eva Green oynuyor. Themistokles'i ise Sullivan Stapleton canlandırıyor. Filmin yönetmeni ise ilk filmi de yönetmiş olan Zack Snyder.
Artemisia

Yorum
Filmdeki o görsel etki ilk filmle aynı olmasına rağmen tabi ki ilk filmdeki kadar büyüleyici ve ürkütücü değil. 

Yine Perslere fena bir çamur atma durumu var zira Perslerde tanrı kral anlayışı ya da eşcinsel kral yoktur. Bu konuyu birinci filmde de eleştirmiştik. (Yunanları daha yüce yüceltmek için yapılan gereksiz bir manevra tabi.)

Filmde tarihsel gerçeklerden ilham alınsa da filmi epik bir destan olarak algılamak daha mantıklı. Çünkü ancak o zaman akla yatan bir tarafı oluyor.
Ama izleyin. İlk filmi beğendiyseniz bunu da beğenebilirsiniz.

Hayata İyi Seyirler...

23 Kasım 2013 Cumartesi

"Özel Kuvvetler" İsminin Sıradanlığına Bakmayın; Sıradışı Bir Film...

Dün çok sevdiğimiz bir arkadaşımız akşam saatlerinde telefon etti. Önceki gün bir film izlemiş ve şiddetle tavsiye etti. Biz de alelacele filmin imdb puanına baktık. Açıkçası reytingi bizi biraz şaşırttı,6.2. Orta karar bir film demektir bu. Hadi bir de yorumlara bakalım dedik. İşte oradan anladık ki beğenen çok beğenmiş; beğenmeyen hiç beğenmemiş. Doğal olarak da reytingler ortalama bir rakam vermiş. Biz de eşimle filmi kendimiz izleyip, kendi fikrimizi edinmeye karar verdik. Gelin önce filmin özetine bir bakalım, sonra da filmi yorumlayalım.

2009 yapımı "Özel Kuvvetler" (The Men Who Stare At Goats) adlı film gerçek olaylara dayanıyor. Hikayeye göre Bob (Ewan McGregor) başarısız bir muhabirdir. İşindeki başarısızlığına bir de özel hayatındaki başarısızlığı eklenince Bob çareyi Kuveyt'e savaş muhabiri olarak gitmekte bulur. Bob, Kuveyt'e gider gitmez ilk kimle tanışır dersiniz? Lyn Cassady denen psişik herifle (George Clooney). Bob daha önceleri bir psişiklerle ilgili haber yaptığından dolayı psişik olmanın ne olduğunu da, Lyn'in kim olduğunu da çok iyi bilmektedir. Bob, Kuveyt'te haberin ana kaynağını bulunca savaş muhabirliğinden vazgeçip bu haberi genişletmeye karar verir. Lyn'in amacı ise farklıdır. Lyn gizli bir yeri bulmak zorundadır ve gideceği yere ise o çok özel hissii güçleri sayesinde ulaşmayı amaçlamaktadır. İşte bu yolculukta Lyn'in en büyük destekçisi Bob olacaktır.

Filmde bu iki isimden başka daha pek çok ünlüye rastlıyoruz. Kevin Spacey gibi. Jeff Bridges gibi. Robert Patrick gibi. Aslen gerçek hikayeden romana uyarlanmış hikayenin yazarı ise John Ronson.

Gelelim filmle ilgili yorumlarıma. Film çok ama çok absürt. Öyle böyle değil. Şahsen ben bir kaç sürpriz esprisi hariç hiç beğenmedim. Size katacağı hiç bir şey yok. Ama başta da söylediğim gibi. seven çok sever, sevmeyen hiç sevmez. İyisi mi izleyin, kendiniz karar verin.

Hayata İyi Seyirler...

P.S. "Özel Kuvvetler" adında onlarca film var, hangisini izleyeceğinize dikkat edin...

25 Temmuz 2013 Perşembe

"The Pasific" 2. Dünya Savaşında Amerikan-Japon Cephesi...

"Amerika bir tane savaş yapar, 10 tane film çeker" demişti yıllar önce bir amca. 100-150 yıllık tarihi boyunca küçüklü büyüklü pek çok ülkeyle savaşan Amerika, gerçekten o savaşların her birini konu edinen 100lerce film çekti ve dizi çevirdi. İşin tuhafı bu filmler ve diziler, gösterildikleri her ülkede beğeniyle izleniyor ve hatta bazıları reyting rekorları kırıyor.

Soldiers struggle with the enemy and thirst in episode 6 of the HBO mini-series, 'The Pacific.'
Reytingleri çok yüksek olan bir diziden bahsetmek istiyorum size. 2010 yapımı 10 bölümlük "The Pacific"dizisi. Hikaye basittir. 2. Dünya Savaşı esnasında Japonlar tüm dünyayı kasıp kavururken tarih sahnesine Amerika çıkacak ve tüm dengeleri kökünden değiştirecektir. Bu hamlenin piyonları ise elbette ki cephedeki askerler olacaktır. Dizide 2. Dünya Savaşına, Japon adalarına yapılan çıkartmalarda görev alan bir grup deniz piyadesinin gözünden bakılmaktadır. Hepsi farklı kişiliklere ve geçmişlere sahip bu askerlerin tek ortak noktası Japon öldürmeye gelmiş olmalarıdır. Hepsi Japonlardan tiksinmekte ve Japon öldürdüklerinde gözleri çakmak çakmak parlamaktadır. 10. bölümün sonunda savaş sona erer ve Japonlar öldürülür amaaaaa...

Dizideki karakterler öylesine iyi işlenmiş ki en psikopat adamın savaşta nasıl şaşkınlığa düştüğü yada en pısırık adamın bir anda nasıl parladığını gösteren çok acı sahneler var. Susuzluğun, tuvaletin, kokunun, yağmurun, vb. savaşın tüm tatsız yönlerini göstermeye çalışan etkileyici bir dizi.

Bir Kardeşler Takımı olmasa da ben çok beğendim. Savaşlar keşke sadece dizi ve filmlerde var olsa diyorum ve yazımı tamamlıyorum.

Hayata İyi Seyirler...

17 Mayıs 2013 Cuma

"Hurt Locker"la İlgili Fikirlerinizi Netleştirelim Mi???

Oscar'ları alt üst eden bir filmden bahsetmek istiyorum size. Beklenmedik şekilde En İyi Film dahil pek çok dalda Oscar'a aday olan ve hepsini toplayan bir film. Üstelik de Avatar'ın da aday olduğu sene. Hangi filmden bahsettiğimi anlamışsınızdır herhalde. 2008 yapımı “Hurt Locker” (Ölümcül Tuzak).

Ancak şöyle bir şey de var. Film pek çok özelliği sayesinde tam bir festival filmi tadında seyrediyor. Örneğin çok durağan. Bol bol psikolojik analiz var. Az sayıda oyuncu uzun uzun incelenmiş. Bir de sonunda ideolojik mesajlar veriliyor. O yüzden festival filmi diyorum. Üstelik tüm festivallerin ödüllerini toplamayı hak eder. Ama Oscar ödüllerinden şüpheliyim. Gerçi şöyle bir söylenti var: Amerika, savaş, Irak, terörist, gibi bazı temaların işlendiği filmler mutlaka Oscar alır falan diye. Ama bilemiyorum tabi.
Filmin bir faydası şu oldu: Jeremy Renner'ı starlaştırdı. Beyefendi biraz geç de olsa şöhreti bu filmle yakaladı. Gerçi benim gözümde Eminem'in Dido'yla düet yaptığı “Stan” klibinde yıldızlaşmıştı bile ama neyse.

Gelelim filmin kısa özetine. O sene ben henüz filmi izlememiştim ve bir arkadaşıma filmle ilgili fikrini sordum. O da bana söyle demişti: “Ya kardeşim, film çok kötü. Bir grup adam var. Irak'a savaşa gitmişler. Bomba imha ediyorlar. Biraz daha gidip bir bomba daha imha ediyorlar. Biraz daha gidip bir tane daha imha ediyorlar. Sonra film bitiyor.” Arkadaşımın bu ultra süper özetinden sonra filmi yeniden özetleme ihtiyacı duymuyorum. Çünkü gerçekten öyle. Bunun yanında filmin son 10 dakikasında anlaşılıyor ki senaryo o kadar da sığ değil. Ama en iyi film olacak kadar güçlü de değil.
Tavsiye edebileceğim bir film değil. Hadi artık, bitsin denecek kadar da sıkıcı. Ben tavsiye edemeyeceğim, ama siz bilirsiniz.
Hayata İyi Seyirler...

25 Aralık 2012 Salı

"Benim Yolum" Nereye Gider???

Çekik gözlülerin oynadığı filmleri direk pas geçenler için bir film buldum. "Hu! Ha!" şeklindeki dövüş seslerinin yerine, dramatik bir öykünün anlatıldığı iyi bir film. Gerçek bir hikayeden alınmış acıklı ve sinir bozucu olaylarla dolu bir film.

2011 yapımı "Benim Yolum" (My Way, Mei Wei) adlı filme bir göz atalım. Jun Shik,  Kore'nin bir köyündeki bir tarlada çalışan genç bir adamdır. Ancak Jun'ın yetenekli olduğu bir nokta vardır. Jun, çok iyi bir maraton koşucusudur. Jun'ın en yakın arkadaşı Tatsuo da aynı yeteneklere sahip bir gençtir. Ancak bu iki yetenek, ülkelerinin Japonya tarafından sömürge altına alınması sonucu zorla askere alınırlar. Cepheye gönderilen Jun, hayatta kalmak için herşeyi yaparken, Tatsuo kendini "Bir İmparatorluk Askeri" masalına kaptırmıştır. Bu yüzden iki arkadaş önce birbirlerine düşerler, sonra da Sovyet Rusya'ya karşı verilen savaşta Komunist Rejime esir düşerler. Böylece iki zıt arkadaş, asıl düşmanın kim olduğunu anlayacak ve bir kaçış gerçekleştirmek zorunda kalacaklardır.  

Filmde pek de tanıdık olmayan aktörlerin oynamadığını itiraf etmek zorundayım. Ama film çok güzel. İzleyin, insan psikolojisinin ne kadar hızlı değiştiğini görün.

Hayata İyi Seyirler...

23 Aralık 2012 Pazar

"Güneşin Gözyaşları" Nereye Akar???

Bruce Wills'in, Sylvester Stallone'un ve Arnold'ın neden iyi arkadaş olduklarını anlamak zor değil. Üçünün de orta karar "komando" filmlerinden birer tane izleyen biri rahatlıkla bunu anlayabilir. İşte bu orta karar komando filmlerinden birine bir göz atalım.
Tears of the Sun (movie) Members of a Navy SEAL squadron (Paul Francis, Bruce Willis and Nick Chinlund) are sent into Africa on a hazardous rescue mission
2003 yapımı (Güneşin Gözyaşları) "Tears Of the Sun" filminde Waters (Bruce Wills) orduya bağlı bir bir özel tim komutanıdır. Waters ve timi, Nijerya'daki iç savaşın ortasında kalmış Amerikalı Doktor Lena'yı (Monica Belluci'yi) kurtarmakla görevlendirilirler. Helikopterlerle olay mahaline inen tim, Lena'yı binbir zorlukla helikoptere bindirmeyi başarır zira Lena halkından ayrılmak istememektedir. Lena'nın direnişi, sert görünüşlü ama yufka yürekli Waters'ın kalbine dokunur ve Waters, zavallı köylüleri kurtarmak için helikopteri geri döndürür. Durumu komutanlarına bildiren Waters'ı ise beklenmedik bir sürpriz beklemektedir. Waters ve timi, emirlere uymadığı için kaderlerine terk edilir. Tim için Nijerya cehenneminde hayatta kalma mücadelesi başlamıştır.

Filmin yönetmeni "Kral Arthur" ve "Tetikçi"nin (Shooter) de yönetmeni olan Antonie Fuqua.

Filmin "çakma rambo" olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Senaryosuyla, kurgusuyla, oyunculuklarıyla, dekorlarıyla, ışıklandırmasıyla, kostümleriyle, herşeyiyle tam bir komando filmi.

Bu tür filmleri seviyorsanız, izyleyin. Ya da "Rambo 4"ü tekrar izleyeceğinize bari bu filmi izleyin. (Gerçi bu film Rambo 4'ten çok önce çekilmişti ama neyse) En azından farklı isimli bir film izlemiş olursunuz.

Hayata İyi Seyirler...

9 Aralık 2012 Pazar

"Iwo Jima'dan Mektuplar" Okuyalım Mı???

Clint Eastwood'u çok severim. Ama onun yönettiği filmleri izlerken ileri sarmaktan kendimi alamıyorum. Bu filmlerden biri de (yüksek reytinglerine rağmen) 2006  yapımı "Letters from Iwo Jima" (Iwo Jima'dan Mektuplar)

Filmimize bir bakalım. 2. Dünya Savaşı esnasında Japon İmparatorluğuna ait olan Iwo Jima Adası muhtemel bir Amerikan saldırısına uğrayacaktır. Bu sebeple General Kuribayashi, adanın savunması için görevlendirilir. Adaya gelir gelmez işe koyulan General, diğer subayların ve assubayların erlere karşı tutumlarından pek hoşnut kalmaz. Aynı zamanda uygulamaya çalıştıkları stratejileri de hatalı bulur ve kendi düzenini kurmaya çalışır. Sonuçta savaş kapıya dayanır ve Amerikan Donanması ufukta görünür. Ancak general bu savaş boyunca Amerikalılardan çok, emirlere uymayan askerlerle ve Harakiri yapan askerlerle mücadele etmek zorunda kalır.

Gerçek hikayeden alıntı bu film, 2005'te Iwo Jima Adasında yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkan Japon askerlerinin mektuplarından elde edilen bilgilere dayanarak çekilmiş. Ayrıca tam bir Clint Eastwood klasiği. Yani hareketli yerleri çok haretli, sakin yerleri çok sakin, gizemli yerleri çok gizemli.

Filmin reytingleri çok yüksek, ama biraz sıkıcı. Tarihi yüzlerce büyük savaşla ve binlerce kahramanlık hikayesiyle dolu bizler için çok sıradan bir hikaye. Üstelik başı sıkıştıkça Harakiri yapan (yani intihar eden) askerlere empati yapmanın imkanı yok.

Ben tavsiye etmiyorum. Ama siz bilirsiniz.

Hayata İyi Seyirler...