tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2017 Perşembe

"Çin Seddi" Çin Seddi ve Çin Hikayeleri Hariç Ne Ararsan Var...

Çin Seddi bilmem kaç yıldır orada dururdu; kimsenin aklına gelmezdi o büyük yapıtla ilgili bir film yapmak. Nihayet birilerinin aklına gelmiş ama onlar da yapa yapa bu filmi yapabilmişler. Hay ben...

ÖZET
2016 yapımı "Çin Seddi" (The Great Wall of China) adlı film. Fantastik türde. Hikayeye göre Avrupalı bir grup tacir Çin'de üretilen ve çok para eden 'siyah toz'un ününü duymuşlar ve Çin'in derinliklerine doğru yola koyulmuşlardır. Ancak bu yolculuk hiç de düşündükleri kadar kolay olmamıştır. Coğrafi şartlar, sert iklim ve yol üstündeki vahşi kabileler Avrupalı kafileyi epeyce hırpalamıştır. Kafileden geriye sadece William ve Tovar kalmıştır. Onlar Çin Seddi'ne kadar ulaşmayı başarmışlardır ancak karşılarına hiç beklenmedik bir düşman çıkmıştır. Yeşil kanlı, sivri dişli, ejderhamsı ya da dinozorumsu vahşi bir yaratık. İki usta savaşçı bu yaratığı öldürmeyi ve sağ kalmayı başarmıştır. Ancak Çin'in bu yaratıklarla başının fena halde dertte olduğunu ve patlayan siyah tozun neden bu kadar önemli olduğunu anlamaları uzun sürmeyecektir. 

KÜNYE
Filmde Willam'ı Mat Damon oynuyor. Beyefendi aynı zamanda filmin yüzü. 

YORUM
Filmin görsel ihtişamı sahiden görsel ihtişam. O renklerin kullanılışı, o slow motion savaş sahneleri, vay anam vay... 

Gel gelelim Çin Seddi denen film Çin Seddini anlatmıyor. Çinlilerin hikayesi denen film Çinlilerin hikayesini anlatmıyor. Filmin starı Matt Damon olduğu için ister istemez odak noktası değişiyor. Mihenk taşları doğru yerde değil sizin anlayacağınız.

İzleyelim mi derseniz? Vallahi maalesef tavsiye edemeyeceğim. O güzelim dekorlara, o güzelim kostümlere yazık olmuş. Yönetmen iyi de senaryo kötü öyle diyeyim. O yüzden varın gidin başka film seyredin. 

Hayata İyi Seyirler...

27 Aralık 2016 Salı

"Bizim Hikaye" Başka Bir Darbe Hikayesi...

Yaz tatilinde tam da 15 Temmuz sürecine denk gelen tarihlerde annemle birlikte öylesine bir film açalım dedik. Denk geliş o geliş... Kör parmağım gözüne şeklinde bir film yakalamışız meğerse. Anlatayım...

bizim hikaye ile ilgili görsel sonucuÖZET
2015 yapımı “Bizim Hikaye” adlı film dram türünde. Olay 1980 darbesine uzanan bir meseleyle başlamaktadır. Hikayeye göre iki çocuk babası İsmail, genç bir yazardır. Memlekette yaşanan sağ-sol çatışmalarının hızla devam ettiği bir dönemde kendince bir taraf belirlemiş ve bu yönde kitaplar yazmıştır. Bir gün o anarşi ortamı, o istenmedik sonucu doğurur ve yıllarca konuşulacak olan '80 darbesi gerçekleşir. İlk tutuklananlardan biri de İsmail olur. İsmail, ailesini geride bırakıp hapse girince her iki taraf için de çok zor günler başlar. İsmail 2.5 yıl içeride türlü türlü işkencelere maruz kaldıktan sonra hayatını kaybeder. Üstelik ailesine doğru dürüst hiç bir açıklama yapılmamıştır bile. Ancak İsmail, başından geçen herşeyi günlüğüne yazmıştır. Aradan yıllaaaaar yıllar geçer. İsmail'in oğlu Ahmet o zor günlere inat avukat olur. Genç avukatın tek amacı babasının karartılmış günlüğünü alabilmek ve iade-i itibarını sağlayabilmektir. Genç avukat bu amaç her şeyi yapacaktır.
bizim hikaye ile ilgili görsel sonucu

KÜNYE
Filmde hep dizilerden tanıdığımız ünlü oyuncular var. Ama ben isimlerini bilmiyorum.

YORUM
Filmin hikayesi acıklı tabi. Ama yeterince yansıtılamamış bence. Çok daha gerçekçi ve derli toplu bir film çekilebilirdi. Çekilmeliydi. Sağa sola dağılmamalıydı. (İşin içine aşk meşk torun torba meseleleri falan da girince eksen kayması yaşanıyor da)

O yüzden ben tavsiye etmiyorum. Yine de siz bilirsiniz.


Hayata İyi Seyirler...

"Topal Osman" Yarı Tarih, Yarı Tiyatro...

Annem bizim kütüphaneden Atatürk'le ilgili bir kitap onu okuyordu. Kitap epeyce sürükleyici olacaktı ki bir hafta boyunca kendi odasından bizim yanımıza bile gelmedi. Tam kitabı bitirdi. Dedim ki “Anne açayım mı artık bir yerli film?” .annem de kabul etti. Açtık film portalını; film arıyoruz; bir de baktık tam annemin okuduğu kitaptaki olayları anlatan bir film. Bu kadar olur. Hemen izlemeye koyulduk tabi. Size filmden bahsedeyim.

topal osman film ile ilgili görsel sonucu
Topal Osman - K.Atatürk
ÖZET
2013 yapımı “Topal Osman” adlı film tarih filmi türünde. Hikayeye göre Topal Osman ve silah arkadaşları yeni Türkiye'nin kumandanları tarafından gizlendiği yerde köşeye sıkıştırılmıştır. Topal Osman bu işten dönüşün olmadığını anlar. Ama teslim olacak da değildir. Derhal silah arkadaşlarını toplar ve bir konuşma yapar. Dokunaklı bir konuşmadan sonra onlara iki seçenek sunar: Ya teslim olup yaşayacaklardır; yada çatışmada öleceklerdir. Bu konuşma üzerine tüm ekip ölmeyi tercih edince herkes bir yerlere konuşlanır. Ve tabi Topal Osman da. Derken çatışma başlar ve Topal Osman, kısa bir süre öncesine kadar Atatürk'ün bir numaralı adamı iken bu noktaya nasıl geldiğini düşünmeye başlar.

KÜNYE
Filmde tanıdığım tek bir oyuncu bile yok. Göz aşinalığım olan tek bir oyuncu da yok. Hatta oyuncular o kadar acemi çaylak ki bizim okulun tiyatro kulübünün öğrencileri bile daha iyi oynarlardı.

YORUM
Filmi sinema sektöründe bir film olarak değerlendirmem çok zor. Zaten o açıdan değerlendirirsek rezalet. Işık, dekor, oyunculuk, senaryo vb. Çok kötü.

Tarihsel gerçekleri yansıtan lise düzeyi bir belgesel içinse fazla yüzeysel. Konu anlaşılmıyor. Eğer annem kitaptan okuduğu ayrıntıları ara ara paylaşmasa hiç bir şey anlamayacaktım.

Ben filmi tavsiye etmiyorum. Yine de izlemek isterseniz; siz bilirsiniz.


Hayata İyi Seyirler...

7 Kasım 2016 Pazartesi

"Sessiz Amerikalı" Vietnam Savaşı Nasıl Başladı???

Bundan bir kaç sene önce Vietnam Savaşının nasıl çıktığına takmıştım kafayı. ABD'nin neye dayanarak Allah'ın Vietnam'ına saldırdığını merak etmiştim. Ama onca araştırmaya rağmen  “yılanın başı” denecek bir isme de rastlamamıştım. Meğerse öyle bir isim varmış. Vietnam Savaşının “Arabistanlı Lawrence” hikayesine bir bakalım.

the quiet american ile ilgili görsel sonucuÖZET
2002 yapımı “The Quiet American” (Sessiz Amerikalı) adlı film gerçek bir hikayeden uyarlanmış bir dram. Hikayeye göre Thomas Fowler, Vietnam'da görev yapan yaşlı bir gazetecidir. Aslen İngiliz olmasına ve yaşına rağmen Vietnam görevini  hala zevkle yapmaktadır. Bunun en önemli sebebi ise Vietnamlı metresi Phuong'dan kopmak istememesidir. Thomas'ın İngiliz karısı Thomas'tan boşanmadığı için bu aşk üçgeni uzatmalı ilişkiye döner. Gel zaman git zaman Amerikalı bir doktor, görev icabı Vietnam'a gelir. Doktor Pyle yakışıklı ve nazik biridir. Bir akşam Doktor Pyle ve Phuong birbirleriyle tanışırlar ve birbirlerinden hoşlanırlar. Bizim aşk üçgeni önce aşk karesine döner. Sonra bu aşk karesi de ayak kaydırma girişimlerine dönünce siyasi sarmal kaçınılmaz olur.

KÜNYE
Filmde yaşlı İngiliz gazeteciyi Michael Caine oynuyor. Amerikalı doktor Bay Plye'ı ise Michael Faraday canlandırıyor.

YORUM
Film eski usul bir film. Pek öyle izlemeye değecek bir film de değil. Sıkıcı ve durağan.

Verdiği mesaj dramatik. Aynı kadına aşık olan iki adamın dünyayı nasıl cehenneme çevirdiklerini anlatan ilginç bir kesit.

Gerçek hikaye olduğu iddia ediliyor ama aslı var mı yok mu bilmiyoruz tabi. Ancak söz konusu aşk hikayesinin vardığı noktanın Vietnam Savaşı olduğu düşünülünce gerçekten insan üzülmeden edemiyor. Diğer taraftan bu iki adam bu aşk savaşına girmeseydi Vietnam'da savaş çıkmayacak mıydı? Yine çıkacaktı. Sonuçta ABD, Fransız sömürgesi Vietnam'ı kafaya takmıştı. Bu aşk savaşı sadece fitili ateşleyen ateş oldu. Tıpkı Truvalı Helen'yüzünden başlayan Truva Savaşı gibi.

Özetle... Filmi izlemeye gerek yok.Yine de izlemek isterseniz; siz bilirsiniz.


Hayata İyi Seyirler...

24 Ekim 2016 Pazartesi

"Unbroken" Gerçek Bir Esaret Hikayesi...

Biz asker bir milletiz. Şehit düşmek, şehit vermek, gazi olmak, esir düşmek, esir almak, düşman öldürmek, vb. Bizde vaka-ı ardiyeden sayılır. O yüzden en dramatik asker hikayesini bile dinlesek trajikomik gelir bize. Askerlik anısı der geçeriz :))) Ama birileri çekmiş bir film. Hadi izleyelim.

unbroken ile ilgili görsel sonucuÖZET
2014 yapımı “Unbroken” (Bükülmez) adlı film dram türünde bir tarih ve savaş filmi. Gerkçek bir yaşam öyküsü. Hikaye Olimpiyat koşucusu Louis Zamperini'nin gerçek yaşam öyküsünden alınmıştır. Yeteneklerini lise yıllarında keşfeden Zamperini, Japonya'da düzenlenecek olan olimpiyatlara hazırlanırken birden 2. Dünya Savaşı patlak verir ve Zamperini cepheye alınır. Bir vatansever olarak ülkesi için savaşmak O'nun için bir onurdur. Hava kuvvetlerinde pilot yardımcılığı yapmak ise O'nu ayrıca gururlandırmıştır. Ancak bir gün Zamperini ve arkadaşlarının uçağı denize çakılır. Zamperini iki arkadaşıyla birlikte kazadan sağ çıkmayı başarır. İşte bu, zor günlerin başladığının habercisidir. Zira Zamperini çakıldıkları yerde Japonlara esir düşmekten kurtulamamıştır.

KÜNYE
Filmde tanıdık bir kaç isim var ama pek mühim değil. Biz filme bakalım :)))

YORUM
Zamperini'nin hikayesi gerçekten taktire şayan bir hikaye. Gençliğinde serserinin teki olan birinin nasıl örnek insana dönüştüğünü ve bunun için ne kadar ter döktüğünü görmek çok dramatik.

Film eminim vatansever Amerikalıları fena halde gaza getirecek bir filmdir. Ama bizim gibi bir ülke için sıradan bir hikaye.

Üstelik -filmde değil de- gerçek hikayede eleştirilecek pek çok şey var. Farz-ı misal Zamperini bir Japon subayı tarafından ölümüne işkence görüyor ve bu sırada diğer Amerikalı esirlerin hepsi mal mal bakıyor. Bizim millet bu filmi gülerek izler :)))

Ama film güzel. Kadınların değil ama erkeklerin saya söve izleyecekleri dramatik bir başarı öyküsü. İzlenir mi? Bence izlenir.


Hayata İyi Seyirler...

8 Ağustos 2016 Pazartesi

"Kırımlı" Bir Savaş Dramı...

Türk tarihi savaşlarla dolu malum. Çekmeye kalksan filmler yetmez.

Ama neyse ki birileri bu madenin farkında ve ara sıra el atılıyor. Okuyalım efendim...

Özet
kırımlı ile ilgili görsel sonucu2014 yapımı "Kırımlı" adlı film dram türünde bir savaş filmi. Hikayeye göre Sadık, Kırımlı bir subaydır. 2. Dünya Savaşı esnasında Alman Nazileriyle birlikte Ruslara karşı savaşmaktadır. Görevi icabı trene binmek üzere istasyonda beklemektedir. Maria ise kaçak olduğu her halinden anlaşılan yarı Polonyalı yarı Alman ürkek bir kızdır. Elindeki sahte kimlikle trene binmeye çalışacaktır.Ancak Gestapo subayları tarafından fark edilince paniğe kapılır. Meseleye şahit olan Sadık, Maria'ya arka çıkar ve onu kurtarır. Böylece ikisi de trene binebilir. İşte bu seyahat esnasında birbirlerini tanıma şansı bulacaktır.

Künye
Filmde Kırımlı Sadık'ı Murat Yıldırım oynuyor. Maria'yı ise Selma Ergeç canlandırıyor. Filmin roman uyarlaması olduğunu söylemekte de yarar var. 

Yorum
Film fena değil ancak eleştiriye muhtaç yönleri var.

* Murat Yıldırım'ın oyunculuğu yer yer sunileşiyor. Öyle zannediyorum ki tüm sahneleri içine sindirememiş.

* Maria'nın hikayesi yeterince iyi işlenememiş.

* Filmin ses kalitesi çok ayarsız. Diyaloglar hiç duyulmuyor. Savaş sahneleri ise (ki bu sahnelerde Warner Bros'tan yardım alınmış) kulakları sağır ediyor.

* Kitap nasıl bilmem ama filmde çok boş sahne var. Sadık'ın hikayesindeki karakterlerle Maria'nın hikayesinin hiç bir ortak noktası yok. Mutlaka bir yerlerde kesişmeliydi yollar. 

Ama film kahramanlık filmi. İzlenir mi izlenir. Tek tavsiyem, kumandanız elinizde, parmağınız ses düğmesinde olsun.

Hayata İyi Seyirler...

8 Kasım 2015 Pazar

"Exodus: Tanrılar ve Krallar" Sözde Musa'nın Hikayesi...

Peygamberlerle ilgili filmler öyle zannediyorum ki çok ilgi çekiyor. Tanrısal mucizelerin ekrana yansıtılması yapımcıları heyecanlandırıyor olabilir. Buraya kadar meseleyi anlıyorum. Peki neden gerçekleri değiştiriyorlar; işte onu anlamıyorum.

Önce değiştirilmiş gerçeklere bir bakalım. Sonra da gerçekleri ortaya çıkaralım.

Özet
2014 yapımı "Exodus: Gods and Kings" (Exodus: Tanrılar ve Krallar) adlı film fantastik bir tarih filmi. Hikayeye göre Exodus, antik Mısır'da firavunun sağ kolu olarak görev yapmakta olan bir generaldir. Firavunun oğlu Ramses'le birlikte büyümesi ve Ramses'in en iyi arkadaşı olması da Exodus'un itibarını iyice artırmıştır. Yaşlı firavun da Exodus'taki cevheri görmüş olacak ki ölüm döşeğindeki son arzusu kendi oğlu Ramses'in değil, Exodus'un başa geçmesini dilemek olmuştur. Buna bir de baş büyücünün kehaneti eklenince (izleyince görebilirsiniz) işler sarpa sarmaya başlamıştır. İşte bundan sonra Mısır ikiye bölünmüştür. 1) Aslen bir İbrani köle olan Exodus'un başa geçmesini isteyen İbraniler. 2) Tanrı kral firavunun tanrılığına devam etmesini isteyen zenginler. İşte Musa-Firavun kıssası filmde bu şekilde başlıyor.

Künye
Filmde çok sayıda ünlü oyuncu görüyoruz. Bunlardan Exodus'u Christian Bale oynuyor. Ramses'i ise Joel Edgerton canlandırıyor.

Yorum
Film, tam bir Hollywood görsel şöleni. Filmdeki ihtişam muhteşem. Yüzüklerin Efendisiyle bile rahatlıkla kapışır. O kadar söylüyorum.

Ama o konu ne öyle arkadaş! 
*Kur'an'da en çok değinilen peygamber Musa iken ve Yahudilerin hikayesi saf 702 ayette anlatılırken (yani Kur'an'ın % 10'undan fazla) nasıl olur da olay bu kadar çarpıtılır? 
*Hz. Asiye'ye nasıl olur da öyle bir iftira atılır? 
*Musa'nın peygamber olmadan önce sırf kendinden değil diye Kıpti'yi öldürmesi ve pişmanlıktan perişan olması hiç mi kayda değer değildir?
*Denizin yarılması olayı nasıl böyle bir sahneyle gösterilir? 
*Denizin yarılması vakasından sonra Ramses nasıl olur da... (spoiler yok)? 
*Musa'nın asası meselesine hiç mi değinilmez? 
*Musa'nın büyücülerle kapışması ve büyücülerin müslüman olması nasıl olur da görmezden gelinir?  

Diğer taraftan bazı gerçeklere de değinilmemiş değil.
*Musa'nın saraya geliş hikayesi
*Mısır halkının türlü türlü doğal felaketlere uğraması
*Musa'nın bir aile kurması ve çoluk çocuğa karışması 
*Musa'nın İbranileri Kenan diyarına götürmesi gibi...

Peki filmi izleyelim mi? İzleyecekseniz, izleyin tabi. Ama sonra asıl gerçekleri mutlaka araştırın ve öğrenin. Hiç değilse kaybettiğiniz zamanı telafi etmiş olursunuz.

Hayata İyi Seyirler...

7 Ekim 2015 Çarşamba

"Hyde Park On Hudson" Olmasa da Olur Bir Film...

Yakın Amerikan tarihine ilişkin derin bilgi sahibi olduğumu söyleyemem. Hoş , Amerika Birleşik Devletlerinin tarihi de toplasan kaç senelik ki?

Yine de filmler bize az çok fikir veriyor. Salt gerçekleri veremez elbette. Hatta doğruları vermesini beklemek de yanlış. Fikir veriyor sadece. Fikir...

İşte o fikir veren filmlerden biri.

Özet
2012 yapımı "Hyde Park On Hudson" (Hudson´daki Hyde Park) adlı film biyografi türünde. Hikayeye göre Daisy , Başkan Roosevelt ile beşinci göbekten akrabadır. Kendi halinde , sessiz ve içe kapanık bir kişiliktir. Başkan Roosevelt Daisy´deki sanat aşkını keşfeder ve kendi enerjisine onunkini de ekler. Gel zaman , git zaman Roosevelt ile Daisy arasında gizli bir aşka başlar. Rooseveltín evli olması bu ilişkiye engel olamaz tabi. Ama aradaki yaş farkı nedeniyle öyle çok ateşli bir aşktan da söz edilecek değildir.

Diğer taraftan ülkeler arasında 2. Dünya Savaşı patlak vermek üzeredir. Peki acaba Amerika kimin yanında savaşa girecektir? Bu sorunun cevabı İngiltere açısından çok önemlidir. İngiltere Kralı ve Kraliçesi bu sorunun cevabını aramak için Roosevelté bir ziyarette bulunurlar.

 İşte bu süreci , Daisy´nin gizli mektup ve günlüklerinden öğreneceğiz.

Künye
Filmde Rooseveltí Bill Murray oynuyor. Daisy´yi ise Laura Linney canlandırıyor.

Yorum
Film çok kılçıklı. Akmıyor. Çok durağan. Daisy´nin ölümünden sonra yatağının altından bulunan günlük ve mektuplardan çıka çıka bu konu mu çıkmış yani? Çok yüzeysel. Ha oyunculuklar o kadar güzel ki hisler çok güzel verilmiş. Her bir karakterin duygusunu adeta kitap okurmuş gibi okuyabiliyorsunuz. Amaaaa... Konu ,   yok. Zayıf. Çok zayıf. Keşke çok daha fazlası yapılabilseydi...

Ben şahsen çok minimalist buldum ve bu yüzden tavsiye edemiyorum. (Bu ne be! Soğuk nevale film eleştirmenleri gibi... :)

Neyse işte :)))

Hayata İyi Seyirler...

11 Ağustos 2015 Salı

"Büyük Umutlar" Charles Dickens'ın Güzelim Eseri...

Yatar ayak yeni başlayan bir filme rastlayınca dayanamıyorum; izliyorum. Tanrı, jenerikleri lanetlesin :)))

Özet
2012 yapımı "Büyük Umutlar" (Great Expectations) adlı film dram türünde bir dönem filmi. Hikayeye göre Pip hem öksüz hem de yetim bir çocuktur. Pip, ablası ve eniştesi tarafından büyütülmektedir. Pip'in ablası taş kalplinin tekiyken eniştesi bir o kadar yufka yüreklidir. Küçük yetim, eniştesinin yanında demirci çırağı olarak çalışmaktadır ve halinden gayet memnundur. Ancak bir gün Pip evinin civarındaki bataklıklarda avare avare dolaşırken çalılıkların arasından berbat görünüşlü bir adam çıkar ve Pip'ten biraz yiyecek yardımı ister. Pip, adamın haline acır ve adama evden çaldığı yiyeceklerden getirir. İşte Pip'in yaptığı bu yardım, kendisine ziyadesiyle geri dönecektir. 

Künye
Filmde Pip'i Jeremy Irvene oynuyor. Yardıma muhtaç adamı ise Ralph Fiennes oynuyor. Bir de özette bahsetmediğim bir karakter var: Miss Havisham. Onu da Helena Bonham Carter oynuyor ki hanım efendi bu rol için  bir keresinde "Hayatımın rolü. En büyük hayalim" demişti. 

Diğer taraftan tahmin edeceğiniz gibi film bir roman uyarlaması. Charles Dickens'ın aynı adlı romanından uyarlama.

Yorum
Peki iyi uyarlanmış mı? Elbette hayır. Romanın yanına bile yaklaşamaz. Güzelim kitap senaryonun ve kurgunun başarısızlığı sebebiyle heba olup gitmiş.

Ama filmdeki en başarılı karakter işte o Miss Havisham karakteri. O, aynı kitaptaki gibi. Hatta Helena'nın doğuştan ilginç tipi sayesinde kitaptakinin çok ötesinde de denebilir.

Ha tabi koskoca Charles Dickens eseri. Kitap okumayı sevmem ama konusuyla ilgili fikrim olsun diyorsanız izleyin. Ama sonra pişman olmayın.

Hayata İyi Seyirler...

31 Mart 2015 Salı

"Son Umut" Bir Gelibolu Savaşları Hikayesi...

Ben Kütahyalıyım. Hayatım Dumlupınar'da yapılan savaşları dinlemekle geçti. Şehitliklere ya da savaş alanlarına her gittiğimde ağlayarak tamamladım gezileri. Sonra Çanakkale'ye taşındım. Burada da ortam pek farklı değildi. Tek fark, birinde düşmanın "Yunan Gavuru" olması; diğerinde ise 72 milletten "Gavur"un olmasıydı. En ortak nokta ise biz Türklerin bu savaşları çoktan tarihe gömmüş olması ve düşmanı affetmiş olması iken Gavurların bizi bir türlü "unutmamış olması" diye düşünüyorum. Ya da bana öyle geliyor bilemiyorum. (Gavurlar derken kimseyi itham etmiyorum... Anlayan anladı...)
Anzak Saldırısı

Son 10 yıldır Gelibolu Cephesiyle ilgili üç yerli film çekildi. Ancak bu filmler (bana göre tabi) iyi birer belgesel ama kötü birer film niteliğindeydi. Bundan 20 yıl önce ise sinemalarda Mel Gibson'ın başrolünde oynadığı "Gallipoli" filmi gösterilmişti.

ANCAK HİÇ BİR SAVAŞ FİLMİ SAVAŞLARI ANLATMAYA YETMEZ...

Bu yüzden olacak ki Çanakkale savaşlarıyla ilgili yapılan son fiiiiiiiiilllllllm... Önce özetlere bakalım.

Özet
2014 yapımı "SON UMUT" (The Water Diviner) adlı film savaştan ziyade dram türünde. Hikayeye göre Anzaklar Çanakkale'den çekileli 4 yıl olmuştur. Ancak Avustralyalı Bay ve Bayan Connor'ın üç oğlu da cepheden dönmemiştir. İşin kötüsü oğlanlardan haber de alınamamıştır. Bay Connor bu duruma adapte olmaya çalışmış ve hayatını sürdürmeye çalışmıştır. Fakat Bayan Connor bu durumu bir türlü kabullenememiş ve sonunda hayatına son vermiştir. Ölmeden önceki son isteği ise toprağın yedi kat altından su bulan kocasından oğullarını bulmasını istemek olmuştur. Bu durumda acılı adamın Çanakkale'ye gitmekten başka şansı kalmaıştır. İşte Bay Connor'ın Gelibolu seferi böyle başlamıştır.

Künye
Filmin Russell Crowe tarafından yönetildiğini sağır sultan bile duydu. Ve filmde Yılmaz Erdoğan'la Cem Yılmaz'ın oynadığını da...

Yorum
Bu filmi bir savaş filmi olarak değerlendirirseniz yanılırsınız. Bu film tam olarak dram filmi. Ki bence dram-savaş filmleri böyle yapılmalı. Savaş ve savaş sahneleri konuya yedirilmeli.
O yüzden bu filme başarılı bir film diyebilirim. 
Bazı zorlama sahnelere rağmen ben beğendim. Eminim siz de beğenirsiniz. 
İzleyin, "gavur"un gözünden bakınca nasılmışız; bizim gözümüzden bakınca nasılız siz de görün.

Hayata İyi Seyirler...

8 Mart 2015 Pazar

"Dava" Dedeyi İpten Almak...

Geçenlerde bir arkadaşımla filmlerden konuşuyorduk. Kendisi mahkeme filmlerini çok sevdiğini söyledi. Ben de ona bir iki mahkeme filmi önerdim. “Amistad” gibi, “12 Öfkeli Adam” gibi. O an aklıma gelenlerin hepsini söyledim ama arkadaşım hepsini çoktan izlemişti. Ben de geçtim internetin başına; başladım mahkeme filmi aramaya. Bir sürü film buldum tabi ki. Başladım izlenmeye değer olanları not almaya.

Ancak tam o sırada gözüme bir şe takıldı. Benim çok severek ve defalarca izlediğim bir filmin hem reytingleri çok düşüktü; hem de izlenme oranı çok düşüktü. Şaşırdım. Çok şaşırdım. Size filmden bahsedeyim...

Özet
1996 yapımı “Dava” (The Chamber) adlı film dram türünde. Hikayeye göre Adam Hall, Hukuk Fakültesinden yeni mezun olmuş çiçeği burnunda bir avukattır. Ve Adam'ın ilk aldığı iş, idamla yargılanan dedesini hapisten kurtarma işidir.
Peki dedesinin suçu ne midir? Irkçı dede (ki kendisi zenci düşmanıdır) henüz gençken siyahilerin haklarını savunan beyaz bir avukatın bürosunu havaya uçurmaya çalışırken adamın çocuklarını da havaya uçurmuş olmaktan yargılanmaktadır. Aşırı kafatasçı dede onca yıldır (20-30 sene kadar) tutuklu olarak ceza evinde yatmakta olmasına rağmen bağlı bulunduğu oluşumla ilgili hiç ötmemiştir.
Peki genç avukatımız o güne kadar hiç görmediği dedesini zehirli iğneyi yemekten kurtarabilecek midir???

Künye
Filmde genç avukatı bir dönemin yükselen yıldızı Chris O'Daniel oynuyor. Irkçı dedeyi ise Gene Hackman canlandırıyor. Ki filmin bir sahnesinde “Ne oyunculuk be!!!” demeden geçemedim. Diğer taraftan filmin bir roman uyarlaması olduğunu da belirtmek gerek. 

Yorum
Başta bahsettiğim o düşük izlenme ve düşük beğenme oranlarının sebeplerine gelince:

Bence film gerektiği kadar anlaşılamamış bir film.
Belki ırkçılık ve onun getirdiği olumsuzluklar kimsenin umurunda değil.
Belki de birileri ırkçı bir dedeyi hapishanede görmekten rahatsız değil.
Belki de filmin hikayesi yeterince etkileyici değil.

Hiç birini bilemiyorum. Ama eminim mahkeme filmlerini sevenler bunu daha iyi değerlendireceklerdir. O bahsettiğim arkadaşıma filmi önereceğim ve fikirlerini öğrenip sizinle paylaşacağım. O zamana kadar görüşmek üzere...


Hayata İyi Seyirler...

5 Ocak 2015 Pazartesi

"300: Bir İmparatorluğun Yükselişi" Devam Filmi...

"300 Spartalı" adlı savaş filmi görünümlü vahşet filmini sinemada izleme gafletinde bulunmuştum. O yüzden onun devam filmi olan ikinci vahşet filmini tv'de izlemeyi tercih ettim. Bakalım...

Themistokles
Özet
2014 yapımı "300: Bir İmparatorluğun Yükselişi" (300: Rise of an Empire) adlı film fantastik tarih (kısaca epik diyelim) türünde bir savaş filmi. Hikayeye göre 300 Spartalı'nın görevi yarım kalmıştır. Yunan şehirleri demokrasiye kavuşmuş ancak birlik ve beraberlik duygusu kalplere yerleşmemiştir. Fakat Themistokles adlı bir general, bu polis şehirleri birleştirmeyi kafaya takmıştır ve Perslerin yok edici gücüne karşı var gücüyle savaşmıştır. Themistokles ve silah arkadaşları, Maraton Ovasında Pers Kralı Darius'a karşı büyük bir zafer kazanmayı başarmıştır. Ancak bu başarı, Darius'un oğlu Xerxes'i ve onun sadık ama psikopat kadın yaveri Artemisia'yı fena kızdıracaktır.

Künye
Filmde Artemisia denen çatlak savaşçıyı muhteşem kadın Eva Green oynuyor. Themistokles'i ise Sullivan Stapleton canlandırıyor. Filmin yönetmeni ise ilk filmi de yönetmiş olan Zack Snyder.
Artemisia

Yorum
Filmdeki o görsel etki ilk filmle aynı olmasına rağmen tabi ki ilk filmdeki kadar büyüleyici ve ürkütücü değil. 

Yine Perslere fena bir çamur atma durumu var zira Perslerde tanrı kral anlayışı ya da eşcinsel kral yoktur. Bu konuyu birinci filmde de eleştirmiştik. (Yunanları daha yüce yüceltmek için yapılan gereksiz bir manevra tabi.)

Filmde tarihsel gerçeklerden ilham alınsa da filmi epik bir destan olarak algılamak daha mantıklı. Çünkü ancak o zaman akla yatan bir tarafı oluyor.
Ama izleyin. İlk filmi beğendiyseniz bunu da beğenebilirsiniz.

Hayata İyi Seyirler...

30 Aralık 2014 Salı

"Amerikan Rapsodi" Komünizm Etkisi Altında Macaristan...

Sinema kanallarının birinde denk gelen bir film vardı. İsmini çok iyi bildiğim bir filmdi ama içeriğini hiç bilmediğim bir filmdi. “American Rapsody”... Hatta sorsanız “şarkı ismidir herhalde” bile diyebilirdim. Ama öyle değilmiş. Güzel filmmiş. Hadi bakalım...

Özet
2001 yapımı “Amerikan Rapsodi” (American Rhapsody) dram türünde biyografik bir film. Hikayeye göre komünist Sovyet devletin baskısı, demir perde ülkelerini tamamen kontrol altına almıştır. Bu ülkelerden biri de Macaristan'dır. Ve baskı altına ailelerden biri de Bay Peter ailesidir. Yazar Peter, karısı ve iki kızıyla birlikte yasa dışı yollarla ülkeden kaçmak ve Amerika'ya sığınmak istemektedir. Ancak Peter ve ailesi, kaçakçılarla yapılan anlaşma gereği kundaktaki kız bebeklerini geride bırakmak zorunda kalırlar çünkü bebekler gürültü yaparlar. Bay Peter, Bayan Peter ve 6 yaşındaki kızları, umut yolculuğunu başarıyla tamamlar ve Amerika'ya ulaşırlar. Geride kalan bebek ise gizlice köylü bir aileye verilir ve yaklaşık 6 yıl onların yanında büyür. İşte bu uzun süreli ayrılık sebebiyle köprünün altından çok sular akmış olacaktır.

Künye
Filmde benim tanıdığım tek kişiler Scarlett Johansson Nasstasja Kinski. 

Yorum
Film o dönemin şartlarına göre iyi bir film. Koskoca bir ömrü bir filme sığdırmak kolay değil tabi. Hikaye desen zaten çok acıklı.
Ama ben bu tür bir hikayeyi "Güneş İmparatorluğu" adlı filmde de izlemiştim ve o çok daha başarılıydı. Ve orada ibret alınacak daha çok şey vardı. (Hani şu Christian Bale'in daha çocukken oynadığı ve parladığı film.)
Yine de filme kötü diyemem tabi. Yaşanmış bir hikaye sonuçta. Eminim hikayenin orijinali çok daha dramatiktir.
İzleyin isterseniz. Siz bilirsiniz.


Hayata İyi Seyirler...

24 Ekim 2014 Cuma

"Hekim" İzleyin ve Tepkinizi Gösterin!!!

Arkadaşlarım bir film önerdiler. Hem de “Aaaa, sen hala izlemedin miiiii???” diyerek. Reytingine baktım fena değil. İzledim. Hadi biraz bahsedeyim.

Özet
2013 yapımı "Hekim" (The Physician) biyografik tarih türünde. Hem gerçek olaylardan esinlenme, hem de roman uyarlaması. Olay Londra'da geçmektedir. Hikayeye göre Rob Cole daha küçük bir çocukken, annesi karın ağrısından ölmüştür. Hem öksüz hem yetim kalan Cole köylerine gelen gezici, çılgın bir berberin çırağı olmaya karar verir. Berber derken o dönemde doktor niyetine kullanılan şahıslar. Gel zaman git zaman küçük Cole büyür ve delikanlı bir berber çırağı olur. Bir gün bizim çılgın berber ve Cole bir kavgaya karışırlar ve berber fena halde zarar görür. Üstelik bir de berberin gözleri katarat olunca işler durma noktasına gelir. Cole, ustasını bu işlerden iyi anlayan zaatlara götürür. Kör gözleri bile açabilen bu zaatlar Cole'da müthiş bir merak uyandırır. Cole uzun uzun düşündükten sonra bir karar verir: Bu adamların eğitim aldığı İsfahan şehrine gidip İbn-i Sina'nın öğrencisi olmak ve karın ağrısına çare bulmak.

Künye
Size yıldız oyuncu olarak gösterebileceğim tek kişi Ben Kingsley. Beyefendi bu filmde İbn-i Sina'yı oynuyor. Onun haricinde başka tanıdık yüzler de var tabi ama çok önemli değil.

Diğer taraftan film (güya) gerçek olaylardan esinlenerek yazılmış bir romandan uyarlama. Yazarın adı Noah Gordon.

Yorum
Filmin gerçekliklerle uzaktan yakından alakası yok. Üstelik Selçuklulara ve müslüman halklara fena halde sataşmalar var. Önce o sataşmalardan bi aklanalım:

1) İbn-i Sina'nın Türk'tür. Hem de Türkoğlu Türk'tür. Ayrıca doktorluğunun yanında son derece iyi bir filozof, ressam ve şairdir. Merak edenler “Asya'nın Kandilleri: İbn-i Sina” adlı belgeseli izleyerek daha detaylı bilgiye ulaşabilirler.

2) O dönemde Doğu Medeniyetleri o kadar gelişmiştir ki kadavrada incelemeler ve deneyler zaten yapılagelmiştir. Kadavra inceleyenlerin büyücülükle suçlanmaları diye bir şey yoktur. O suçlamalar ve cadı avcılığı Orta Çağ Avrupa'sına aittir; aynen iade ediyoruz.

3) Selçuklular barbar değildir, aksine büyük bir medeniyettir. Sırf katliam yapmak için köy bastıkları vaakii değildir. Selçuklular müslümandır ve sadece ve sadece cihat yapmışlardır.

4) Aynı dönemde İsfahan'da barış hakimdir. “Sen Hıristyansın, benim öğrencim olamazsın. Sen yahudisin, hadi yine neyse...” gibi ayrımlar Türk Devletleri tarihinde görülmemiştir.

5) Anadolu'da yol üstünde Hristyanların saldırıya uğraması Haçlı Seferleriyle sınırlıdır. Onların bile bir kısmına Batı Anadolu'da topraklar verilmiş ve daha sonra o kişiler kendi arzularıyla müslüman olmuştur.

6) Ticaret yada ziyaret yada gezi yapan; ya da yol üstünde yolu Anadolu'dan geçmek zorunda olan Hristyanlar da dahil hiç bir insana devlet eliyle zarar verilmemiştir. Tam aksine gerekli durumlarda Anadolu'nun her yerine yapılmış olan hanlarda üç gün boyunca hiç bir bedel ödemeden konaklama yapma imkanı bile tanınmıştır.

O yüzden hiç bize sataşmasınlar; kendi işlerine baksınlar.

Diğer taraftan filmcilik açısından fena bir film değil. İzlenebilir. Ama gerçeklerin bu filmde anlatıldığı yönde olmadığını da bilin.


Hayata İyi Seyirler...

3 Mayıs 2014 Cumartesi

"47 Ronin" Bir Japon Efsanesi Uyarlaması...

Keanu Reeves'ü The Matrix'ten beri hiç bir yerde görmeye tahammül edemiyorum. O benim gözümde sadece ve sadece "Neo". Hatta Neo da değil: "Mr Aaaandeeerson!" Fakat bugün beyefendinin şu bir kaç ay önce gösterime girmiş olan filmini nihayet izleme fırsatı buldum.

Özet
Hadi şu 2013 yapımı "47 Ronin" adlı fantastik tarih filmine bir bakalım. Hikayeye göre Kai (Keanu Reeves), daha 10'lu yaşlarında iken bir dere kenarında baygın halde bulunmuş ve soylular arasında büyümüştür. Ancak ne yazık ki melez olması sebebiyle hiç bir zaman samuraylık ünvanına kavuşamamıştır. Aksine hep itilip kakılmıştır. Buna rağmen sadakatinde en ufak bir azalma olmamış ve sakinliğini korumayı her zaman başarmıştır. Bir gün efendisinin, başka efendiler önünde çok mahcup olacağı bir durum gelişmiştir. Kai bu durumu halletmeye çalışırken vaziyet iyice sarpa sarmış ve onun yüzünden tüm samuraylar ceza almışlardır. Bu sebeple kendisi de dahil tüm samuraylar "gözden düşmüş, efendisini korumayı başaramamış asker" anlamına gelen roninlik mertebesine düşerler. İşte bir yıl sürecek sürgün hikayesi böyle başlar. 

Künye
Filmde Kai'yi elbette ki Keanu Reeves oynuyor. Filmin yönetmeni Chris Morgan'ı ise Hızlı ve Öfkeli serisine attığı imzalardan tanıyoruz. Japon oyuncuları ise Hollywood'daki Japon aktörler dediğimde herkes anlar zaten. 

Yorum
Filmin reytingleri pek yüksek değil. Zira 47 Ronin efsanesini bilenler, filmin efsaneyi mahvettiğini söylüyor ama ben bilemem o kadarını. Bence şöyle: Ne reklam kampanyasındaki kadar iyi; ne de anlattıkları kadar kötü. Bence fena değil; izlenebilir.

Bence asıl önemli olan; Keanu Reeves'ün o "Neo" karakterinden fazla uzaklaşamamış olması. Öyle ki beyefendi yine az konuşan, az gülen ve dövüş sanatı konuşturan bir rolde oynuyor. Bu rolde tecrübeli olan oyuncu, filme çok şey katmış olabilir ama filmin ona bir şey katmış olabilmesi ihtimali ne yazık ki çok düşük. Bence tabi...

Hayata İyi Seyirler...

16 Nisan 2014 Çarşamba

"12 Yıllık Esaret" 120 Dakikalık Esarete Dönerse...

2013 yapımı olup En İyi Film Oscarını kucaklamış bir film... Yine gerçek bir hikaye, yine gerçek bir dram... Peki acaba beğendik mi? Hadi bakalım...

Özet
Filmin adı “12 Yıllık Esaret” (12 Years a Slave). Tahmin edeceğiniz gibi Amerika'nın genç zamanlarında geçen bir kölelik hikayesi filmi. Hikayeye göre Bay Solomon Northup, (burada Bay kelimesine dikkat çekmek istiyorum zira kendisi siyahi olmasına rağmen muteber bir şahsiyettir) evli ve çocuklu bir müzisyendir. Bir gün kendisine iki soylu beyefendi tarafından bir iş teklifi gelir. Birlikte yenen keyifli bir akşam yemeğinin ardından Bay Northup kendini kötü hisseder ve ertesi sabah kendini küçük bir odada zincirlenmiş ve prangalanmış olarak bulur. İşte Bay Northup'nın 12 yıl sürecek olan kölelik hikayesi böyle başlar.

Künye
Filmde öyle pek şöhret isimler yok.

Yorum
Peki film, En İyi Film Oscarı alacak kadar güzel mi? Asla değil. Laf olsun diye verilmiş bir Oscar. Yani ben bu tür film esaret ve ırkçılık filmlerini çok sevmeme rağmen hiç beğenmedim. Bir Amistad'ın, bir Zincirsiz'in yanından geçemez. Üstelik sonu da daha başından, hatta başlığından belli.

Ben beğenmedim. Yine de siz bilirsiniz.


Hayata İyi Seyirler...

18 Kasım 2013 Pazartesi

"Oylar Sayılsın" 2000 Yılı Amerikan Başkanlığı Seçimlerindeki Şaibe...


Hatırlıyor musunuz? Amerika'daki 2000 yılı başkanlık seçimlerinde önce haberlerde Al Gore'un kazandığını duyduk. Sonra "Hayır, hayır Bush" dediler. Sonra nasıl olduysa gene Al Gore'u duyduk. Sonra "Yok yok Bush" dediler. En nihayetinde Bush'ta karar kıldılar. İşte bu konuyu ele alan bir filmden bahsetmek istiyorum size.

2008 yapımı "Oylar Sayılsın" (Recount) adlı TV filmi. Olay seçmenlerin delikli pusulaları delememesi ve 10.000lerce oyun geçersiz kabul edilmesiyle başlayıp, kapalı kapılar ardında oynanan oyunlar ve entrikalarla devam ediyor. Kapalı kapılar ardında derken elbette ki sadece minicik bir kısmını görüyoruz biz, o ayrı mesele. Ama o kadar işte. Filmin sonucunu zaten biliyorsunuz, Bush seçildi Amerikan Başkanı olarak. Ama zaten bizim derdimiz sonuç değil, süreç.

Bir TV filmi olmasına rağmen reytingleri oldukça yüksek ve konuyu anlatan bir film. Üstelik pek çok da ünlü bir oyuncu var filmde. Ben sadece Al Gore'un kurmaylarından Ran Klain'i oynayan Kevin Spacey'in adını vereyim yeterli.

Eğer meselenin aslını (yani bize gösterilen kısmını) merak ediyorsanız, izleyin derim.

Hayata İyi Seyirler... 

22 Ekim 2013 Salı

Michael Collins: IRA'nın Kurucusunun Gerçek Hikayesi...

Bir oyuncunun yeteneklerini sergileyebileceği en kritik filmler genellikle biyografiler oluyor. Liam Neeson'ın da oyunculuğunu konuşturma fırsatı bulduğu bir film var. Tam olarak biyografi olmasa da gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlama. Peki bu büyük rol ne mi? IRA'nın kurucusu Michael Collins rolü.

Gelin önce filme bir bakalım. 2005 yapımı “Michael Collins” (Nedense “Özgürlüğün Bedeli” diye çevirmişler?!) trajik bir hikayeyi anlatıyor. Hikayeye göre İrlanda, 700 yıldır İngiliz Krallığı tarafından sömürülmektedir. Ancak I. Dünya Savaşı sonrası tüm dünyayı saran milliyetçilik akımı nihayet İrlandalıları da sarmış ve İrlandalılar İrlanda Cumhuriyetini kurmaya karar vermişlerdir. İngiltere'ninse İrlanda'ya cumhuriyet hakkı vermeye hiç niyeti yoktur. Bu yüzden İrlandalı kanaat önderleri gizlice örgütlenip büyük bir darbe planlamaya karar verirler. Örgütün kurmayları arasında ise işin istihbarat ve askeriye kanadını yürüten Michael Collins adında bir genç vardır. Collins heyecanlı ve tutkulu bir gençtir. Yetenekleri ve zekasıyla da büyük şefin dikkatini çekmiştir. Bu sebeple büyük şef, çıkacağı uzun soluklu seyahati süresince direnişin yönetimini Collins'e bırakmaya karar verir. İşte bu olay, İRA'nın kuruluşunun ve Collins'in yükselişinin başlangıcı olacaktır.
 
Filmde Michael Collins'i elbette ki Liam Neeson oynuyor. Beyefendi bu güçlü rolün altından kalkmayı çok iyi başarmış. Filmde Liam Neeson'a bir kaç tane de tanıdık isim eşlik ediyor. Mesela en iyi arkadaş rolünde Aidan Queen ve esas kız rolünde de Julia Roberts yer alıyorlar. 
 
Filmi konusu enteresan. Ama maalesef bazı sıkıntıları var. Mesela takibi çok zor. Sıralı hikayeler aşırı hızlı ilerliyor ve chapterlar yeterince iyi işlenmemiş. Ama siyasi alt yapınız güçlüyse sıkıntı yok.
 
İzleyin. Yada izlemeyin. Ne bileyim işte, siz bilirsiniz.
 
Hayata İyi Seyirler...

1 Mart 2013 Cuma

"Lincoln" Amerikalı Olmayanlar İçin...

Dünyaca ünlü siyasi liderlerin filmleri her zaman çok tutmuştur. Gandhi gibi, Malcolm X gibi. Bu tür filmler pek çok ödüle aday olur, bir çoğunu da kazanırlar. Bu tür filmlerden sonuncusu da elbette ki Steven Spielberg'ün yeni filmi “Lincoln”.

2012 yapımı olup geçtiğimiz hafta sonu bir çok Oscar heykelciğini kucaklayan “Lincoln”e bir bakalım. Yıl 1865'tir. Amerika Birleşik Devletleri 4 yıldır iç savaşla pençeleşmektedir. Kuzey ve Güney (Demokrasi vs. Feodalite , ya da başka bir deyişle Özgürlük vs. Kölelik) Eyaletleri arasında yaşanan iç savaşlar yüzünden 600.000 insan hayatını kaybetmiştir. Tüm bu süre içerisinde iki dönemdir Amerikan Başkanı olan Lincoln ise iç savaşı bitirmeye kararlıdır. Fakat Lincoln'ün bunu başarabilmesi, ancak ve ancak köleliğin kaldırılmasıyla mümkün olacaktır. Devletin siyasi ve ekonomik dengelerini derinden sarsacak olan bu karar için, mecliste bir oylama yapılacaktır. Meclisteki çoğunluk, Lincoln'ün tarafındadır. Ancak Lincoln'ün hala 20 oya ihtiyacı vardır. İşte film, Lincoln'un bu 20 oyu bulmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor.

Şahsen ben Lincoln ile ilgili fazla bir bilgiye sahip değildim. Sadece dini inancının Yahudilik olduğunu, köleliği kaldıran başkan olduğunu ve bu sebeple Güneyli bir radikal grup tarafından öldürüldüğünü biliyordum. Ancak bu filmden anladığım kadarıyla beyefendi aynı zamanda iş kolik bir başkan, kurnaz bir avukat, sadık bir eş, oğlunu kaybetmiş bir baba, soğukkanlı bir siyasetçi ve güler yüzlü bir arkadaşmış. Üstün zekasıyla ilgili yorum yapmama gerek yok herhalde. Hatta “Ya bu adam bir yerden tanıdık geliyor ama...??? ” diye soranlara nereden tanıdıklarını ben söyleyeyim: Filmdeki Lincoln, aynı bizim Kurtlar Vadisi'ndeki İskender:)

Gelelim filmle ilgili fikirlerime. Film baştan sonra diyaloglarla dolu bir film. Filmi anlayabilmeniz için Amerikan tarihiyle ilgili yoğun bir bilgi dağarcığına sahip olmanız gerekiyor. Tabi bir de siyasetten ve siyasi terimlerden haberdar olmanız. Zira sanki kozmik odaya sızmış bir kamera gibi siyasi jargona maruz kalıyorsunuz.

Sadede gelecek olursak film güzel bir film. Ama Lincoln Ya da Amerikan Tarihi meraklısı değilseniz, izlemenizi tavsiye edemeyeceğim. Yine de siz bilirsiniz.

Hayata İyi Seyirler...

10 Şubat 2013 Pazar

"İskoçya'nın Son Kralı" Kim???

Yıllar önce eşimle birlikte izlediğimiz bir film bizi çok etkilemişti. Ama değişik bir şekilde: filmin adını hiç hatırlamadık, başrol oyucusunun adını öğrenemedik. Tek hatırladığımız "Idı Amin" ve "Idi Amin'inin Doktoru" şeklinde hafızamızda yer eden iki çatlak adamdı.

O malum filme bir bakalım. 2006 yapımı "İskoçya'nın Son Kralı" (The Last King Of Scotland) gerçek bir yaşam öyküsüdür. Idi Amin (Forest Whitaker) 70'li yıllarda Uganda'nın yeni cumhurbaşkanı olmuştur. Eski başkandan illallah eden halk, Idi Amin'i coşkuyla karşılamıştır. Zira Idi Amin halktan biridir ve vaatleri göz doldurmaktadır. Nicholas (James McAvoy) ise tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktordur. Ancak doktorluk yapmak istediği ülke, memleketi olan İskoçya değil, dünya haritasından seçeceği rastgele bir ülkedir. Nicholas küreyi çevirir ve parmağını küreye koyar. İşte yaşayacağı ve çalışacağı yer oradısır: Uganda. Nicholas pılını pırtısını toplayıp Uganda'ya taşınır. Uganda'daki yoksulluğa rağmen çok mutludur. Hele bir de Idi Amin'le tanışıp kendini ona sevdirince bir anda Başkanın Doktoru oluverir. Hayat Nicholas'a güzeldir. Ne zaman ki Nicholas, Idi Amin'in karısıyla yasak bir ilişki yaşamaya başlar, işte işlerin karıştığı nokta tam burası olur. Çünkü zaman içerisinde Idi Amin de Nicholas da dürüstlüklerini yitirmişler ve zalimleşmişlerdir.

Film gerçekten çok güzel. Gerilim filmi değil ama geriyor. Politika ve politikacı ağzıyla ilgili çok ilginç göndermeler de var. Zaten yazarları da, yönetmeni de, yapımcıları da sayısız muhteşem filme imza atmış kişiler. Mutlaka izleyin derim.

Hayata İyi Seyirler...